ısparta tablet tamiri

Ali YALÇIN Biyografi

NİZAM'ÜL MÜLK

Tevrat yorumlarının halk kültürümüze etkisini anlatması bakımından Müslümanlarca İslam bilgini olarak da tanınan, Selçuklu Türk hakanları Alp Aslan ve Melik Şah'ın toplam 28 yıl vezirliklerini yapan, Nizamiye medreselerinin kurucusu Nizam'ül Mülk'ten çarpıcı bir örnek sunalım.

 

Asıl adı Hasan bin Ali olan İran asıllı Nizam-ül Mülk, "Arap dili, seçkinlik ve kutsallık bakımından dillerin en üstünüdür. Çünkü Allah, Kur'an'ı bu dille indirmiştir. Peygamber'imizin hadisleri gene bu dil ile söylenmiştir" diyerek Peygamber'imizin Arap soyundan olmasını, Kur'an'ın da, doğal olarak Arapça gelmesini istismar ederek, Türklerin kendi dillerini ve yazılarını kaldırmış, Arap dilini Türklerin dili yapmaya çalışmış, ancak ne hikmetse, Arapçanın yanında, kendi ana dili olan Farsçayı da şart koşmuş, böylece, Arapça ve Farsça karışımı bir dili, Türklerin dili haline getirmiştir. Bugün Türkçe diye söyleyip konuştuğumuz, kitaplara yazdığımız, İslam dininin temel kavramlarından "Namaz", "abdest", "peygamber" vs. gibi kelimeler hep Vezir'in ana dili olan Farsçadandır, yani İran dilindendir. Yani bu kelimeler Arapça ya da Türkçe değil, Farsçadır.

 

Nizam-ül Mülk, dört ayrı mezhep görüşünü (Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli), "Sünnilik" adı altında birleştirip, bu mezhep görüşlerinin mutlak doğru, "Hak" olduğunu, bunun dışındaki görüşlerin sapık olduğunu söyleyerek, bunları, adına açtığı "Nizamiye" medreselerinde bu mezhep görüşlerine bağlı imamlar vasıtasıyla, İslam ilimleri diye okuttu.

 

Örneğin, Nizamiye medreselerinin Rektörü durumundaki kişi İmam'ı Gazali'dir. Kutsallık payesi verilmiş bu imamlar vasıtasıyla Türklere bu görüş ve düşünceler iyice benimsetildi. Yüzyıllar boyu, bizzat devletin resmi kurumları tarafından kuşaktan kuşağa bu görüşler aktarıldı. Nedir "din" diye anlatılan bu görüşler?

 

Şimdi bu medrese imamlarınca Müslümanlara benimsetilmiş, temelde İsrailiyat kültürüne dayanan "kadınlar"la ilgili görüşleri, Nizamiye Üniversitesi'nin rektörü Gazali'nin ünlü eserlerinden okuyalım. Gazali, eserlerine şunları yazmış:

 

"Ashabı kiram, kadınların aralıklarından yabancı erkeklere bakmamaları için pencere ve delikleri kapatırlardı. Hatta Muaz b. Cebel, bir defasında delikten dışarı baktığı için ailesini dövmüştür. (İmam-ı Gazali, İhyau Ulumi-d Din; s. 121,122)

 

"Kadınlar ihtiyaçları için sokağa çıkmalı, keyfi olarak çıkmamalıdır. Çünkü böyle lüzumsuz yerde sokaklarda dolaşmak kadının mürüvvetini yok eder. Hatta bir fesadın uyanmasına da sebep olabilir. (a.g.e., s, 122,123.)

 

"Kadın, evinde oturup yününü eğirmeli ev ve el işleri ile meşgul olmalıdır. Kocası izin verdiğinde de tesettürlü bir şekilde çıkmalıdır. Sokağa çıkarken dikkatleri çekmeyecek bir kılıkla çıkmalıdır. Sokağa çıktığında kalabalığa karışmamalı, mümkün olduğu kadar tenha yerlerden ve kenardan yürümelidir." (a.g.e., s, 153,154.)

 

İşte dinsel otorite haline getirilmiş Gazali'den aktardığım bu görüşler, "Kur'an'ın açıklaması, tefsiri" diye benzer imamlarca da, yüzyıllar boyu kuşaktan kuşağa virgülüne dokunmadan aynen aktarılmıştır.

 

Şimdi de İran asıllı ünlü vezir Nizam-ül Mülk'ün "Adem ve Havva" ile ilgili, bizzat kendi görüşüne bakalım:

"Kadının sözünü yerine getirip ilk sıkıntı çeken, zarar gören ilk insan Adem idi. Havva'yı dinleyerek buğdayı yiyince cennetten çıkarıldılar. Hak Teala tövbesini kabul edip, affedilinceye kadar ağladı." (Nizam-ül Mülk, Siyasetname (Siyeru-l müluk) s.204)

 

Nizam-ül Mülk unvanlı vezirin, "…Havva'yı dinleyerek, buğdayı yiyince cennetten çıkarıldılar" dediği hikaye bire bir Tevrat'ta şöyle geçer:

"…Yasak ağaçtan yeme, diye sana emrettiğim ağaçtan yedin mi?", "Ve Adem dedi: "Yanıma verdiğim kadın o ağaçtan bana verdi ve yedim.", Ve Rab Allah, kadına dedi: "Bu yaptığın nedir?", "Ve Kadın dedi: "Yılan beni aldattı ve yedim.", "Ve Adem'e dedi: "Karının sözünü dinlediğin ve yasakladığım ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetli oldu" (Tevrat, Tekvin Bab, 11, 12, 13, 17)

 

İsrailiyata ait bu görüşler, kutsallık payesi verilmiş imamlar vasıtasıyla, yüzyıllar boyu kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Bunlar halka, din işleriyle uğraşanlarca (tarikatlar, tasavvuf ehli, medreseler, v.s.) din olarak, dilciler ve edebiyatçılar vasıtasıyla da Türk ve İslam kültürü olarak sunulmuştur. Şimdi, bu görüşlerin, "Sünnilik" adı altında devletin resmi kurumlarınca kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını örnekleyelim.

 

Nizam-ül Mülk unvanlı vezirin, Selçuklu devletinin olanaklarıyla adına açtırdığı Nizamiye medreselerinde okutulan "Sünnilik" görüşlerinin, Selçuklu devleti yıkılıp, Osmanlı devleti kurulduktan sonra da, Türk kültür ve edebiyatı adı altında nasıl devam ettirildiğini göstermesi bakımından, bilim kadınlarımızdan Prof. Dr. Aynur Koçak'ın bir araştırmasından konumuzu aydınlatacak bir örnek sunalım. Prof. Dr. Aynur Koçak, araştırmasında şu bilgileri verir:

 

"Miladi XV. yüzyılda Osmanlı devletinin kuruluşunun tamamlanıp yükselişe geçtiği bir dönemde yaşamış olan Ahmet Bican'ın 1453 yılında yazdığı tahmin edilen "Envarü-l aşıkın" isimli yapıtında,

 

"Yaratılmış ilk kadın, Adem peygamber'in eşi "Havva"dır. Havva, Adem'in cennetten kovulmasına neden olmuştur."

 

"Adem ayıtdı (dedi): …Ya Havva, ölümi sen miras kodun ve beni cennetten sen çıkardın didi." (Envarü-l-aşıkın, 31)

 

"Havva'nın işlediği bu büyük günah nedeniyle kadın, dünyada cezalandırılmıştır. Kadına verilen bu cezalar, "Envarü-l-aşıkın"da şöyle sıralanmaktadır:

 

"1-Hayız görmekle, 2-Hamile kalıp karnında çocuk taşımakla, 3-Çocuğu doğururken ağrı çekmekle, 4-Dininin eksik olmasıyla, 5-Aklının eksik olmasıyla, 6-Hayız anında erkeğin ilişkide bulunmamasıyla, 7-Mirastan eksik pay almasıyla, 8-Boşanma hakkının olmamasıyla, 9-Savaşa gitmemekle, 10-Kadından peygamber olmamakla, 11-Kadının devlet başkanı olmamasıyla, 13-Kadın yanında kocası olmadan üç günlük bir yere gidememekle, 14-Tüm cemaat kadınlardan da olsa, Cuma namazı kılamamasıyla, 15-Genç kadınların, erkeklere selam verememesiyle…" (Prof. Dr. Aynur Koçak, Ahmet Bican'ın Eserleri Üzerine Bir İnceleme, s. 23.)

 

Görülüyor ki, kadınlarla ilgili anlatılan bu görüşler yüzyıllarca, Türk İslam kültürü diye Müslümanlara okutulmuştur. Esasen bu görüşlerin kaynağına baktığımızda, hiçbir zaman, İslam kültürüyle, Kur'an kültürüyle ilgisinin olmadığını, tamamen Yahudilerin din ve fıkıh kitaplarındaki görüşleri ihtiva ettiğini görürüz. Örneğin Yahudi din kültüründe hayızlı kadın pis olarak görülür. Kadın hayızlı halinden çıkıncaya kadar insanlarla temas etmez, hatta dokunduğu her nesne de kirlenmiş sayılır. Kadının aklının kısa olması, dininin eksik olması, boşanma hakkının olmaması vs., bunların hiçbirinin Kur'an ile İslam ile ilgisi yoktur. İsrailiyat kültürünün, "Peygamber hadisi" denilerek İslam dinine ve kültürümüze uyarlanmasıdır.

 

Şimdi de, Sünni Müslümanların, özellikle dinsel kurumların pek itibar ettikleri ünlü "Marifetname" isimli kitaptan bir alıntı sunalım.

 

"…sonra Adem aleyhisselam Havva anamızın sözüne uyarak buğday ağacından alıp ikisibirden yediklerinde Hak Teala onları cennetten üryan olarak dünyaya indirdi. (Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s. 34.)

 

Dikkat edilecek olursa, Marifetname, cennette Adem'i Havva kandırdı derken, Adem'in cennetinin de, bu dünyada değil, öte dünyadaki cennet olduğunu söylüyor.

 

Sonsuzluk yurdu olan öte dünyadaki cennette aldanma ve aldatılma olmadığını, orada yasaklanan bir nimetin olmayacağını, öte yandan, Kur'an'ın hiçbir yerinde "Havva" isminin geçmediğini, eşinin Adem'i kandırdığı ve günaha soktuğu şeklinde de bir izah bulunmadığını Kur'an ayetleri ışığında görmüştük. Marifetname'de geçen bu beyan, Kur'an'ın hiçbir ayetinde, ima yoluyla da olsa yoktur. Ancak, Yahudilerin bugün elimizde bulunan Tevrat metinleriyle, Nizam-ül Mülk unvanlı  vezirin Siyasetname'sinin ve Selçuklu ve Osmanlı dönemi edebiyatçılarının görüşlerinin örtüştüğü çok açıktır.

 

İşte, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın ilk günah anlayışına temel teşkil eden Tevrat kaynaklı yorumlar, Peygamber'e  atfen üretilen rivayetler ve rivayet tefsirciliği yoluyla, "hazret", "imam" diye kutsallık payesi verilmiş kişilerce, kurumlar eliyle ya da "Türk İslam kültür ve edebiyatı" adı altında yazarlarca kuşaktan kuşağa, böyle aktarılmıştır.

 

Orijinal haliyle elimizde olan Kur'an, kendinden önceki kitapları da onaylayıp, onların rivayetlerle yozlaştırılmış metinlerini, aynı zamanda düzeltmek için gelmiştir. Bu bağlamda, hem Tevrat metinlerindeki, hem de İslam adına üretilmiş rivayetlerdeki bilimle ve Kur'an'la uyuşmayan metinlerin, Kur'an'ın bilimle örtüşen açık beyanlarına uygun olarak düzeltilmeleri, bugün insanlık için bir zorunluluk ve sorumluluk haline gelmiştir.

 

(Alıntıdır: Mustafa Sağ, Tanrı'nın Dilinden Elçisi Muhammed, s. 122-126)

Yorumlar0
Onay Bekleyenler0

Okuyucu Yorumları

Ali YALÇIN Diğer Yazıları

REENKARNASYON. YENİDEN DOĞACAK MIYIZ? 25 Mart 2016 - 02:40
ÖNCE TÜRK MÜYÜZ, MÜSLÜMAN MI? 23 Ocak 2016 - 00:41
Peygamber EFENDİMİZ! 17 Kasım 2015 - 23:53
KİTABI (KUR'AN'I) ARKAYA ATMAK 28 Eylül 2015 - 01:46
UCUNDAN AZICIK MI? 24 Aralık 2014 - 00:01
NİZAM'ÜL MÜLK 24 Ekim 2014 - 18:20
İMAN VE MÜMİN 02 Ekim 2014 - 21:01
ÇIPLAK GELDİK… 14 Ağustos 2014 - 01:03
"Selam"ı Nasıl Yanıtlarsınız? 27 Haziran 2014 - 14:17
ORUÇLARI ERKEN Mİ AÇIYORUZ? 12 Haziran 2014 - 19:10
HIRSIZIN ELİ NASIL KESİLİR? 21 Mayıs 2014 - 15:02
ŞEHİT ALLAH’IN ADIDIR 22 Nisan 2014 - 23:51
TÜRKÇE “TANRI”, ARAPÇA “ALLAH”. 09 Nisan 2014 - 03:06
ISPARTA HABER
IISPARTA HABER